Mutfaktan Öyküler

Öğretiler

Benim iki annem var. Tabii ki biri biyolojik, diğeri de öteki. İnsan şu hayatta en çok annesinden öğreniyor sanki, ya da anne gibi olan kimse, ondan. Ya da kadın en çok kadından öğreniyor, su rol model olma durumları. İkisinden de çok şey öğrendim, ama ikisinden de farklı farklı şeyler. Şefkatin tonları bile farklı oldu. Birisinden azimi, hırsı, kendi ayaklarının üzerinde durabilmenin, nefes almak gibi olduğunu öğrendim. İsyanı vardı kendi hayatını ilmek ilmek örme fırsatının, ancak babaevinden, bir adam ile evlenerek avuçlarına bırakılmasına, henüz on yedi yaşında. Acılarını hiç unutmamak için gözlerinin hemen altında saklardı, maalesef gözlerine her bakışımda hep görürdüm acıları, ve üzülürdüm onları koyvermemesine, bilirdim ki koyuverse, hayat deyip geçiverse, apaydınlık olacaktı yüreği. Ötekinden ise kabul edişi, hayatın getirdiklerini her haliyle kucaklamayı, elbet bir gün güneş doğacak demeyi, hatıralarından güzel olanları kederli olanlardan itinayla eleyip, sadece onlara beyninde yer vermeyi öğrendim, ve böylece ne güzeldi hayat diyebilmeyi. Birisinden durmak bilmeden çabalamayı, daha iyiye varabilmek için maalesef anda olamamayı öğrendim. Ötekinden ise hep şefkatte kaldıkça, aslında nasıl de her şeyin daha da iyi olduğunu öğrendim. Birisinden hep geleceği düşünmeyi, planlamayı, hedefler edinmenin önemini, ve peki ya sonra ne olacak diye sormayı öğrendim. Diğerinden anda kalmayı, anın tadına varmayı, ağır ağır ama tüm yanlarıyla hayatı yaşamayı öğrendim. Birisinden öfke krizini öğrendim, hep elinin altında bulunan acıları, yüreğini ağzına kadar doldurduğu için, yeni fakat geçici problemler öfke krizlerine dönüşüyordu, her an tetikte bizi bekleyen. Ötekinin ise sessiz bekleyişini, belki ağlayışını gördüm problemler karşısında, hangi problem geçici değildi ki, sağlıktan başka belki. Her ikisinden de sonsuz şefkati öğrendim, ama birisinden herkese, herşeye karşı, diğerinden önce Can sonra Canan’a karşı. Birisinin şefkati gösterilmesi zor olandı, diğerininki her sözünden hareketinden akandı. Birisinden kahve sevdasını, ötekinden çay sevdasını öğrendim.

Ama her ikisinden de öğrendiğim, bence içimizi çocukken acıtmaya başlayan, toplum olarak neden kenetlenemeyen bir yanımız olduğunu da anlatan bir öğreti var, ailenden başkasına güvenme! İste bu da bana göre bizim toplumumuzun yüreğini yakan ateşin ta kendisidir.

Hep kuşku ile bakmayı öğretir insanlara önce, sonrasında hayatın bonkörlüğüne, mucizevi oluşuna tamamen körleştirir ve hatta dönüp dolaşıp kendine bile kuşku ile bakmana sebep olur, bence öylesine sinsi ve ruh emici bir öğretidir bu. Çünkü hayat insandan oluşur, ve en nihayetinde kendi ailemiz ile bir köy şehir kuramayacağımıza göre, düşman içimizdedir demek olur bu. Yahu daha minicikken ruhlarımız beslenir öteki zihniyeti ile. Oysa her birimiz bir diğerimizin dostu da olabiliriz gayet tabii. Ki işin ilgincidir ki pek çok kişinin en iyi dostu ailesinin dışındandır. Sonra ailevi anlaşmazlıklar da en büyük utanç oluverir. Oysa ne dost ne düşman vardır şu hayatta, kişi ya kendinin dostudur ya da düşmanıdır. Hayat güzellikler ve güzel insanlarla da doludur, ve güzel düşünene eli çok açıktır.

 

 

You Might Also Like

No Comments

Leave a Reply