Mutfaktan Öyküler

İyi Öğretmen

Öğretmen…

Ne kadar çoklar değil mi? Öğretmenlik ne kadar dile kolay bir meslek. Oysa ne kadar derin izler bırakır herkesin hayatında.

Bazen sınıf öğretmenimiz olur iz bırakan bazen de Üniversitedeki “Hoca’mız, kimi zaman da öğretmenimiz oluverir bir iş arkadaşımız ya da kendi öz çocuğumuz…

Öyle derin mesele işte öğretmenlik.

Benim hayatımda iki önemli öğretmenim oldu. Hayatımdaki en derin izleri bırakan. Bugün size birinden bahsetmek isterim.

O aslında benim eniştem idi. Aslında benim de değil, annemin eniştesi idi, ama biz de ona enişte dedik çocukluğumuzdan bu yana kardeşimle. Hiç mi değişmez insanın dünyasında büyüklerinin resmi. O hep benim zihnimde kısacık boyu, simsiyah sık saçları, üst dudağını oynatmadan konuşması, kılçıllı öğretmen kazağının sımsıkı sardığı göbeği, ve kumaş pantolonu ile kazılı. Hele ki ses tonu… Güldüğü zaman ki, gülücüğünü üst dudağının altına saklamaya çalışması, yukarı aşağı oynayan omuzlar ve ellerinin, hemen altında birleştiği, hoplayan göbeği. Ne tatlı bir adamdın sen enişteciğim.

O yaz memlekete yollandım. Teyzemin yanına, üç kızı ve eniştemle dolu olan, soba ile ısınan, odaları yazın buz gibi olan, ve arkada çok bakımsız da olsa evin terasının açıldığı bir bahçesi olan o ev. Evet belki çok eski bir evdi, ama tek katlıydı, önde minik bir bahçesi vardı, çatı katı vardı kuzenimin Burak Kut posterlerini sakladığı, ortada bir avlusu vardı ve mutfak da dahil 4 odaya açılırdı bu avlu. Ev o kadar mühim değildi zaten benim için, mühim olan sokağa direk açılabilen bir kapı, ve bir sokak dolusu arkadaşımın olması idi. Ben orada öğrendim kırılmış dam tuğlaları ile oyun oynandığını, dokuz taş, ya da bu tuğlalarla tebeşir gibi sek sek çizilebildiğini yere. O evde tattım eve girip yemek yiyip sokağa fırlamayı sonra tekrar eve girip yemek yemeği, resmen tozun toprağın içinde oynamayı. Apartman çocuğuydum ben, barbie bebeklerimle oynardım normalde, ya da hint dizilerini izlerdim televizyonda. Çalışırdı benim annem de babam da. Burada hemen hemen herkesin annesi evdeydi. İlk burada gördüm sokak ortasında evlerin önünde fokurdayan kocaman domates tencerelerini. Hey gidi hey…

İşte böyle bir atmosferde, sabahları kahvaltıdan sonra çağırırdı eniştem beni oturma odasına. Çekerdi önüne küçük fiskosu, koyardı üstüne “Zihinden Problemler 3. Sınıf”ı, başlardı benimle soru çözmeye. Ben ki o zamanlar özel (!) okulda okuyan, ama Robert Koleji hedefçisi öğretmenimin eli, ödevini yapmayıp tahtaya kaldırdığı öğrenci sırasında üzerimde olan, pardon ensemde olan, bir kız çocuğuydum. Neyse bizim enişte bakıyorum şevkle bir sayıdan birini çıkarıyor, öteki ile çarpıyor sonuçları resmen kitabın arkasındaki sonuçlarla aynı buluyor falan. Tatlı tatlı soru çözüyor, enişte de tatlı, ilgimi çekti günden güne. Canim eniştem, zaten öğretmendi, fakat benim de öğretmenlerim vardı, ama benim o yaza kadar ya kulaklarım tıkalıydı, ya da gözlerim kördü. Benim gözler kulaklar bir açıldı, anaa e ne kadar kolaymış bu problemler!!! Sanırım ne gözlerim problemliydi ne de kulaklarım, benim kalp kulakçığım tıkalıymış oysa. Eniştem oradaki pıhtıyı bir aldı, benim zihin akmaya başladı. O yazdan sonradır, benim okulda başarılı olmaya başlamamam. İlkokul 4 ve 5 yine aynı kasıntı öğretmen ile ortalama düzeyde sonlanırken, Orta 1 de baslar sınavlardan 90’nın altında puan almamam ve annemle babamın şoka girmesi 🙂

Canım eniştem, sana bundan birkaç ay önce teşekkür etmiştim, iyi ki de etmişim. Bir de buradan etmem gerek. Sen benim belki bir ay hayatıma dokundun, fakat o dokunuş bir ömürlük oldu, ve benim bir kadın olarak kendi ayaklarım üzerinde durmamı sağladın… Allah senden razı olsun, huzur içinde uyu benim tatlı eniştem.

Canım öğretmenim benim…

Sevgiler,

Mutfaktan Öyküler

You Might Also Like

No Comments

Leave a Reply