Mutfaktan Öyküler

Çaresiz Değiliz!!!

Her yeni haberde aynı çaresizliğe gömülüyorum. Bu illa ki çocuk cinsel istismarı olmak zorunda değil, bir gün Adana’da bir babanın 4 yaşındaki kızını sinirinden çöp konteynırına attığını okumuştum. Kalbim paramparça olmuştu. Ah, ya o kızın kalbi! Belki bir oyuncak için tutturdu, belki parkta daha fazla oynamak istedi, belki şeker istedi, yani ne yapmış, yapmamış, istemiş, istememiş olabilir ki ÇÖP KONTEYNIRına atılsın! Demem o ki babadan, dayıdan, kardeşten 1000 kat elden şiddet gören, taciz gören, tecavüz edilen çocuk haberleri. Ya da defalarca emniyetten sığınma isteyip, korunma isteyip, yardım talep edip, yine de öldürülen, sakat bırakılan, ya da ruhu sakat kalan kadınlar. Haberler, olaylar, hep benzer, isimler değişken. Hepsi hepsi yüreğimi dağlıyor, öyle ki artık gazete haberi okuyamaz hale geldim.

Ama görüyorum ki hiç de bu konuda yalnız değilim. Gerek arkadaş çevremde, gerekse sosyal medyada takip ettiğim zümrede, pek çok insan aynı durumda. O kadar dolduk o kadar hırpalandık ki sadece OKUDUĞUMUZ şiddet haberleri ile ( yaşayanlar ne durumda tahayyül edemiyorum) artık çoğumuz ne gazete okuyabiliyor ne de haber izleyebiliyor. Bu bir.

Öte yandan yine görüyorum ki, her birimiz yorucu şehir hayatımızdan, kirli havamızdan, sıkışmış nezih ya da orta halli mahallelerimizden, var gücümüz ile kendi güvenli alanımızı yaratmaya çalışıyoruz. İş çevremizde huzurlu isek harika, işimizi yapıyoruz, öğle yemeklerimizde ya da iş aralarında sohbet edebileceğimiz bizimle benzer ruh halindeki insanlar ile konuşuyor, deşarj oluyor ya da sinirleniyoruz. Arkadaş çevremizi dar ve öz tutup, buluşma mekanlarımızı da koca İstanbul şehrinde bir elin parmaklarını geçmeyecek şekilde belirliyoruz. Ve pek tabii ki canımız ciğerimiz “kendi” çocuklarımız… Onları ülkemizdeki bütün marazlardan koruyabilecek(!) daha da ütopik bir dünya yaratma çabası içindeyiz. Paramız elverdiği ölçüde, nezih bir sitede ya da semtte oturuyoruz, imkanlarımız çerçevesinde en iyi okula gönderiyoruz, yine en iyi kurslara, bale, yüzme, satranç, at binme, vs.. Ve yine imkanlarımız, zamanımız ve statümüz çerçevesinde birkaç arkadaş da onlara sağlıyoruz.

Peki, ne oluyor? Bizim bu süper yapay çemberimiz günden güne daralıyor. VE bu çember o kadar kırılgan, o kadar geçirgen ki, tek bir çocuğun acısı ile darmaduman oluyoruz. Çünkü bu haber bizim kulağımıza şunu fısıldıyor, “Sen sabah akşam güvenli çemberini öredur, bu sapkınlık, zalimlik her an her yerde karşına çıkabilir.” Trafikte, işte, tatilde, dolmuşta, çocuğunun okulunda vs. Senin ya da sevdiklerinin, başına gelebilir. Komşunun başına gelebilir.Hiç bir tanıdığın insanın başına gelmese bile, okuduğun haber ile ruhuna atılan o korku tohumu senin insana güven duygunu zedeler, ve tanımadığını düşündüğün herkesten korkarsın, kaçarsın, yalnızlaşırsın.

Hepimiz, her birimiz vicdanen rahatsızız hiç bir şey yapamadığımız, sadece seyirci olduğumuz için. Hepimiz kendimizi suçlu hissediyoruz, o tek bir çocuğun, tek bir kadının acısı için. Ama biliyorum ki her birimiz kendimizi çaresiz hissediyoruz. Çünkü hukuk görevini yapmıyor: suçlular yakalanamıyor, yakalansa serbest bırakılıyor, ceza alsa, hafifletiliyor, ve her ne olursa olsun zulmüne kaldığı yerden A B C seklinde devam ediyor. Ceza sistemi neden vardır? Caydırıcı olmak için. Ceza sistemi olmayınca, caydırıcı hiç bir sebep de kalmadıkça, zalimler bildiğini okuyor, ve de hızla çoğalıyorlar. Dolayısı ile biz, çekirdek ailesini kendi imkanları ile korumaya çalışan bizlerin, elinden üzülmekten, isyan etmekten, ve lanet okumaktan başka bir şey gelmiyor. Peki öyle mi?

Hep düşünüyorum bu konu üzerine, hep aklımın bir köşesinde ne yapabiliriz sorusu. Ama bilmiyordum ki sorunun yanıtı aslında sorunun içinde gizli!

Simdi sizden benimle birlikte düşünmenizi istiyorum. Emniyette bir polissiniz, ve bir kadın yanınıza gelip, eşinin kızına zarar verdiğini düşündüğünü söylüyor. Kadın süklüm püklüm, yanında 4-5 yaşlarında bir kız çocuğu, yine korkak ve ürkek. Belki elinde doktor raporu da var kızı ile ilgili, ya da o da yok, ne yaparsınız?

Sizce de tek seçenek yok mu? Her birimiz kahraman Valilerimizin, Emniyet görevlilerimizin, ve Öğretmenlerimizin yaptığı gibi, o anne ve kızını var gücü ile korumak istemeyecek mi? Bir anne ne kadar manyak olabilir ki, durduk yere kızının öz babasını sapık olmakla suçlasın?

Peki gerçekte olan ne? Gerçekte olan bazı Kolluk Kuvvetleri bu kadını defalarca gelmesine rağmen, İftira etme diyor, ya da, Kocandır saygılı ol diyor, onu ve kızını geri evine yolluyor. Peki sizce neden?

Çünkü vicdansız mı? Çünkü kalpsiz mi? Çünkü korkak mı?

Bence, hiçbiri tam değil. Bence o da bir SUÇLU! Bence o da bir SUÇ ORTAĞI! Şunu demek istiyorum, ancak ve ancak benzer zihniyette bir insan bu duruma göz yumabilir. Ancak benzer şeyleri yapmış, ya da yapma potansiyeli olan, ya da yapılmasından haz alan biri buna göz yumabilir. Ancak kendisinin de bu konuda bir kuyruk acısı olan biri böyle sapık bir adamı korumak zorundadır, çünkü o zaman, o sapık da kendisini GAMMAZLAR, ve daha nice kendi gibi sapıkların olduğu bu saadet zinciri bozulur. Ya da belki de bu gibi kişilerin tehdidi altındadır, kendilerini ele verirse kendisini, canıyla, işiyle, hatta kim bilir karısı, kızı, oğluyla tehdit ediyordur.

Simdi lütfen hafızanızda maalesef halen yer alan, bu zamana kadar okuduğunuz istismar, taciz, tecavüz, haberlerini bir düşünün. Sizce de her birinin ardında büyük ya da küçük bir saadet zinciri yok mu? Bu da iki.

Simdi ben ne diyorum biliyor musunuz? Ey varıyla yoğuyla ailesini sevdiklerini korumaya çalışan bizler. O koruma kalkanlarınız minicik bir kursun ile yerle yeksan olma potansiyelini sahip, çünkü yalnızsınız! Çünkü sizin bu olaylardaki gibi arkanızda sapasağlam durabilecek emniyette adamınız yok, hastane de çocuk gelin barındırdığınızı örtbas edebilecek görevlileriniz yok, mahallede sağa sola haber salıp size otur oturduğun yerde diyip, sosyal çevreden soyutlayıp, yapayalnız ve çaresiz hissettirecek yaltakçılarınız yok. Yani bir nevi SAADET ZİNCİRİNİZ yok!

İyiler hep yalnızdır! diyorlar. Olmasin Artık!

Lütfen sadece kendinize değil, çevrenize de yardım edin. Bu satırları okurken eminim sizin de aklınıza gelecek. Çevrenizde illa ki vardır, pırıl pırıl kız veya erkek çocuk yetiştiren, fakat maddi gücü size nazaran olmayan, ya da daha az olan insanlar. İlla ki vardır etrafınızda dersleri başarılı olan fakat belki Üniversite harcını bile zor yatıran bir genç. Bu kişi temizliğinize gelen bayan olabilir, iş yerinizdeki güvenlik görevliniz olabilir, komşunuz olabilir, çocuğunuzun sınıfındaki bir anne, bir baba ya da anne-baba olabilir. Her sabah simit aldığınız simitçi olabilir.

Aklınıza kimse gelmiyor mu? O zaman bulun! Çevrenizdeki insanlarla ilgili olun. Evet bizler herkesin hayatı özel diyoruz. Bunlar özel hayat, sorulmaz karışılmaz diyoruz. Aile işlerine karışılmaz diyoruz. Fakat farkında mısınız kötü niyet bunların hepsi ile dibine kadar ilgileniyor! Farkında mısınız!

Lütfen okuyan, çalışan, emek veren, kadını yaşatan sayan, kızını oğlunu seven ve okutan insanlara sahip çıkın. Kendi saadet zincirinizi yaratın. Ancak o zaman birbirimize güven telkin edip, koruyup kollayabilir ve büyüyüp çoğalabiliriz. Ancak o zaman 6 ayda tek bir hastanede 250 çocuk gelin vakası haberini değil de, 6 ayda 250 çocuk daha okullu oldu gibi haberler okuyabiliriz. Ancak o zaman STK larımız daha güçlü olur, insanlarımız daha umutlu olur. Hepimiz biliriz ki YALNIZ değiliz!

İnanın paranız sizi bir yere kadar koruyacak, aldırmayın sosyal medyadan, medyadan, radyodan, televizyondan bangır bangır pompalanan şu ülkeyi ziyaret etmen lazım, bir de böyle bir ayakkabın olması lazım, şu restorantta yemek yemen lazım, fit olman lazım, tuzaklarına. Bunlar elbette çok güzel şeyler ama ihtiyacı olan bir insana dokunmak, yanında olmak, ona umut olmak,ona seni düşünüyoruz bizim için önemlisin demek kadar güzel değil. Size en çok fikri, vicdanı ve irfanı hür İNSANLAR lazım, gerisi hallolur. O zaman geleceğe sapasağlam adımlarla, sevgi ile örülmüş bir zincir ile el ele yürüyebiliriz. O zaman parklar da bahçelerde çocuklarımız, torunlarımız, güle oynaya özgürce oynar, o zaman inanın çok daha özgür, mutlu ve hayat dolu hissederiz. O zaman zaman hayatın her alanında daha çok işini layığıyla yapan polisler, doktorlar, öğretmenler, iş adamları, sanayiciler, ziraatçiler yetiştiririz. Çünkü bence insanı en çok besleyen şey sevgi ve güven duygusudur.

Sürçu lisan ettiysem affola.

 

 

Mutfaktan Öyküler

Siz çok sıkıcı olabilir misiniz acaba?

Geçen gün aklıma geldi. Evimize benim ve kardeşimin de sevdiği birileri geldiğinde, ikimiz de annemlerle beraber o misafirler gidene dek salonda, mutfakta vakit geçirirdik. Lakin eğer evde misafir yok ise, ben sanırım orta son sınıftan itibaren, yani 12 yaşlarından itibaren, odamda vakit geçirmeye başlamıştım. Dans etmeyi ve müzik dinlemeyi aşırı severdim. Açardım odamdaki radyomu, sanırım en çok Metro FM dinliyordum. Sesi çok açmadan, ödevlerimi yapardım. Çalışkandım. E illa ki ödev de oluyordu, akşamları yemekten önce ve sonra radyo eşliğinde ödev yapardım. De ki benim sevdiğim bir şarkı çıktı, Allaah, hemen radyoma koşar, iki adım mesafe ama öyle bir telaş işte, son sese yakın ses düğmesini çevirir, başlardım dans etmeye…

Bizimkiler işten gelene kadar da havalar henüz soğumadı ya da güzelleşmedi ise, biraz ödev yapar, biraz televizyon izlerdim. Bizimkiler gelince televizyon tabii ki anne ve babamın kontrolüne geçiyordu. İşten zaten geç gelirlerdi, sanırım 8:00 gibi, çünkü haberleri de dinlerdik yemek hazır olurken, ya da yemeğimizi yerken.

Aslında ben onlarla vakit geçirmek isterdim, ama sanki hep ben onlarla vakit geçirmek istemezmişim, odama kapanıp, müzik dinleyip dans etmeyi tercih ediyormuşum gibi bir hava yaratılırdı. Oysa, geçen gün farkettim ki, hayır! Hiç de öyle değildi. Resmen kendileri bizimle vakit geçirmek istemiyorlardı. Tamam bu bilinçli bir istememek değildi belki ama, neticede yalnız kalmak, kafa dinlemek, günün yorgunluğunu televizyon izleyip konuşmadan, ya da kendi aralarında biz olmadan iş konuşarak, atmak istiyorlardı.

Oysa ki eve hepimizin birlikte vakit geçirmekten hoşlandığımız misafirler geldiğinde, gönderseler odamıza gitmezdik. Çünkü öyle güzel sohbetler, şakalaşmalar, dertleşmeler, ya da kahkahalar ile dolardi ki ev, ne diye gidip odamdaki yalnızlığa gömüleyim!

Yani diyorum ki, ey yetişkin zat! Hani diyorsun ya bu ergenler hep aynı, çekiliyor odasına, kimseyi de almıyor içeriye, kendi dünyasında, bütün gün bilgisayar, internet başında takılıyor. Lütfen dönünde kendinize cidden, şöyle bir bakın. Acaba siz çok sıkıcı olabilir misiniz? Bir zamanlar bir gülüşüne kurban olduğunuz yavrunuz yetişkin suretine büründü diye, hayat sizi çok yordu diye, evin kapisindan adiminizi atınca, bir karış suratla içeri giriyor ve beni rahat bırakın edasıyla davranıyor olabilir misiniz?

Sonra nitekim kendi çocuğunuz da, siz onun odasına girince oyununun arasında sizinle iki kelam etmedi diye, üzülüyor musunuz? Sanki bana herşey ailede biçimleniyor gibi geliyor. Kendi davranışımızın aksini çocuğumuzdan sözle talep edemeyiz. Siz ne yaparsanız o da benzerini uygulayacaktır. Ben onun icin ne fedakarlıklara göğüs geriyorum, nasıl bunu anlayamaz demeyin ne olur. Çünkü o çocuk siz ebeveynsiniz. Siz hep daha anlayışlı ve fedakar olmak durumundasınız. Fedakarlıktan kastım da asla maddi değil. Ama mutlaka manevi!

Deneyin. Evinizin kapısından içeriye her gün mutsuz bir suratla, şu ayakkabı ve kıyafetlerden kurtulayım, karnımı doyurayım da, ayaklarımı uzatıp, sırf kafa dağıtmak için şu diziye bakayım diye girmeyin. Kapı açıldığında karşınızda, belki, sizin en değerli varlığınız olacak, gülümseyin ona! Mükemmel bir başlangıç! Gözlerinin içine bakıp nasıl olduğunu sorun. Onu ne kadar özlediğinizi, ya da bugun ne de tatlı göründüğünü söyleyin. Bir tek bunu bile yapsanız inanın çok çok çok şey değişecek, önce sizde, sonra da çocuğunuzda ve neticede de çocuğunuzla olan ilişkinizde.

Lütfen sevgili anne baba, hayat öyle ya da böyle geçiyor, ama elinizde çocuğunuz ile geçirdiğiniz güzel anlardan başka bir şey inanın kalmayacak. Acele edin, anı yaratmak için vaktiniz günden güne daralıyor…

Mutfaktan Öyküler

Bağımlı çocuk mu, bağımsız çocuk mu?

Çok derin bir konu belki ama, kendimce bu konudaki gözlemlerimi anlatmak istiyorum.Bence her ebeveyn kızının oğlunun bağımsız olmasını istiyor. Burada bahsetmek istediğim bağımsızlığı biraz tanımlayayım. Bebeklikte istiyoruz ki kendi kendine yemeğini yiyebilsin, kendi kendine oyuncakları ile oynayabilsin, doğru kelimeleri kullanarak derdini anlatabilsin.Sonra öz temizliğini yapabilsin, üstünü kendi kendine giyinebilsin, oyuncaklarını toplayabilsin istiyoruz. Ardından ödevlerini biz söylemeden yapabilsin, annıe sıkıldım demesin de, kendini eyleyebilsin istiyoruz. Yalnız bu liste bence cidden çocuğumuz belki 60 yaşına gelene kadar
resmen devam ediyor. Yani Allah bize ömür verdikçe 🙂

Lakin bunları istiyoruz da cidden bağımsız olmalarını istiyor muyuz? Sorum bağımsız olmalarına izin veriyor muyuz değil? O da ayrı derin bir konu. Ben su an ilk soru ile ilgileniyorum.

Çevremdeki rol modellerini irdeliyorum kafamda. Kendi ebeveynlerim, esimin ebeveynleri,akrabalar, arkadaşlar… Sanki bana öyle geliyor ki ebeveynler bu konuda tutarlı değil. Ebeveynler istiyorlar ki evladım her işini kendi halledebilecek meziyetlere sahip olsun,bağımsız güçlü bir birey olabilsin. Hem de istiyorlar ki hayatlarının bütün detaylarına hakim olabilsinler. Evladının bir sıkıntısı olduğunda, hemen anne babası da bilsin, ki öneri de bulunsun, ebeveynin de fikri mutlaka alınsın. İyi ama sevgili anne baba, sen istemiyor muydun kendi işini kendi halletsin? Simdi niye sürekli çocuğunun hayatına müdahil oluyorsun? Bırak o, eşiyle, erkek/kız arkadaşıyla, işiyle, çocuğu ile ne yapacaksa yapsın.Hatalar da yapacak, eksikleri de olacak, sana göre yanlış, ona göre doğrular da olacak. Neden simdi istiyorsun ki sana da danışsın her konuda.

Başka açıdan bakıyorum, ebeveynlerin yine en ağzından, aklından düşürmediği evladı, kendine bağımlı yetiştirdiği evladı olabiliyor. Ama bir yandan da dert yanıyor neden böyle oldu diye. İyi ama sen böyle istemiş olabilir misin? Yani hep senin dizinin dibinde otursun istediğin kızın, senin sözünden çıkmasını istemediğin oğlun, bugün bu yüzden en ufak sıkışık durumunda senin dibinde bitiyor olabilir mi?

Bence bizler ilgili olmakla müdahil olmayı biraz birbirine karıştırıyoruz. Geleneksel ebeveynlik tarzımızın çok müdahaleci olduğunu düşünüyorum. Ha öyle olunmak istenebilir, ama o zaman lütfen yakınmayınız bu çocuk neden bir isi kendi halledemiyor diye. Ya da her isini kendi halleden, ama doğru ama yanlış, ama bir yol tutturan, tutturmak isteyen çocuğunuzu da takdir etmeyi biliniz. “Biz burada bostan korkuluğu muyuz?” diye sormayınız. Bence bir çok konuda olduğu gibi çocuğumuzu nasıl yetiştireceğimiz konusunda da geleneksel, kol kırılır yen içinde kalır tutumu ile, Amerikanı özgür birey tutumu arasında sıkışmış durumdayız. Sizin için (çocuğunuz için demiyorum, ya da profesyonel bir yaklaşım tutumu ile değil),doğru tutumun ne olduğuna karar verin ve yola öyle çıkın demek istiyorum aslında. Yani kızınız 35’ine geldiğinde ayrı eve çıkmak istediğinde, bir dakika, tamam kendi işin var, paran var, bu konularda özgür olabilirsin ama kendi evine çıkman geleneksel yapımıza uymaz demeyin lütfen. Ya da biricik oğlunuz Üniversite için Amerika’ya gidip orada yaşamına devam etmek istediğinde “Ama biz sensiz nasıl yaşarız!” demeyin lütfen. Ya da Üniversite kampüsünde konaklayan ama imkanı olmasına rağmen çamaşır yıkamayan, eve annesine getirmeyi tercih eden (ettirdiğiniz) oğlunuza, bir bardağı bile bulaşık makinesine koymuyor diye kızmayın.

Ama bence derinlerde bir yerlerde aslında bağımlı çocuk sevmenin bir diğer nedeni de, kültürümüzde hiç hobi kavramının gelişmemiş olması ve zorlayıcı büyük şehir şartları. Gözlemlediğim kadarıyla bu konuda kendini geliştirebilen ebeveynlerin, çocukları büyüttükten sonraki evresi çok daha sorunsuz geçiyor. Ama hiç bir hobisi, arkadaşı, işi olmayan ebeveynler için oklar çocuklara yöneliyor.

Yani diyorum ki tercihinizi yapın ve ona göre beklentiye girin. Öteki türlü ne siz mutlu oluyorsunuz ne de çocuğunuz. Hayat zaten oldukça zorlu, bari anne baba çocuk ilişkisindeki beklentilerimizi kolaylaştırmaya çalışalım. Kendi beklentilerimizi netleştirelim.
Ha ben tercihimi yaptım, hiç söylenmeyecek miyim, kim bilir 🙂

Ben bugünlerde bu konuda düşünüyorum. Belki siz de düşünmek istersiniz 🙂 Bağımlı bir çocuğunuz mu olsun istiyorsunuz, bağımsız mı? Sonrasında kendinizi ona göre beklentiye sokun isterim. Evet genlerimizin çocuğumuzun karakteri üzerindeki etkisi elbette ki yadsınamaz, ama günde belki en az 4 saat geçirdiğimiz çocuklarımızın üzerindeki sözlü ve sözsüz etkimiz oldukça büyük. Ne ekersek onu biçeriz diye düşünüyorum. O nedenle ne ektiğimize dikkat edelim diyorum 🙂

 

Mutfaktan Öyküler

İyi Öğretmen

Öğretmen…

Ne kadar çoklar değil mi? Öğretmenlik ne kadar dile kolay bir meslek. Oysa ne kadar derin izler bırakır herkesin hayatında.

Bazen sınıf öğretmenimiz olur iz bırakan bazen de Üniversitedeki “Hoca’mız, kimi zaman da öğretmenimiz oluverir bir iş arkadaşımız ya da kendi öz çocuğumuz…

Öyle derin mesele işte öğretmenlik.

Benim hayatımda iki önemli öğretmenim oldu. Hayatımdaki en derin izleri bırakan. Bugün size birinden bahsetmek isterim.

O aslında benim eniştem idi. Aslında benim de değil, annemin eniştesi idi, ama biz de ona enişte dedik çocukluğumuzdan bu yana kardeşimle. Hiç mi değişmez insanın dünyasında büyüklerinin resmi. O hep benim zihnimde kısacık boyu, simsiyah sık saçları, üst dudağını oynatmadan konuşması, kılçıllı öğretmen kazağının sımsıkı sardığı göbeği, ve kumaş pantolonu ile kazılı. Hele ki ses tonu… Güldüğü zaman ki, gülücüğünü üst dudağının altına saklamaya çalışması, yukarı aşağı oynayan omuzlar ve ellerinin, hemen altında birleştiği, hoplayan göbeği. Ne tatlı bir adamdın sen enişteciğim.

O yaz memlekete yollandım. Teyzemin yanına, üç kızı ve eniştemle dolu olan, soba ile ısınan, odaları yazın buz gibi olan, ve arkada çok bakımsız da olsa evin terasının açıldığı bir bahçesi olan o ev. Evet belki çok eski bir evdi, ama tek katlıydı, önde minik bir bahçesi vardı, çatı katı vardı kuzenimin Burak Kut posterlerini sakladığı, ortada bir avlusu vardı ve mutfak da dahil 4 odaya açılırdı bu avlu. Ev o kadar mühim değildi zaten benim için, mühim olan sokağa direk açılabilen bir kapı, ve bir sokak dolusu arkadaşımın olması idi. Ben orada öğrendim kırılmış dam tuğlaları ile oyun oynandığını, dokuz taş, ya da bu tuğlalarla tebeşir gibi sek sek çizilebildiğini yere. O evde tattım eve girip yemek yiyip sokağa fırlamayı sonra tekrar eve girip yemek yemeği, resmen tozun toprağın içinde oynamayı. Apartman çocuğuydum ben, barbie bebeklerimle oynardım normalde, ya da hint dizilerini izlerdim televizyonda. Çalışırdı benim annem de babam da. Burada hemen hemen herkesin annesi evdeydi. İlk burada gördüm sokak ortasında evlerin önünde fokurdayan kocaman domates tencerelerini. Hey gidi hey…

İşte böyle bir atmosferde, sabahları kahvaltıdan sonra çağırırdı eniştem beni oturma odasına. Çekerdi önüne küçük fiskosu, koyardı üstüne “Zihinden Problemler 3. Sınıf”ı, başlardı benimle soru çözmeye. Ben ki o zamanlar özel (!) okulda okuyan, ama Robert Koleji hedefçisi öğretmenimin eli, ödevini yapmayıp tahtaya kaldırdığı öğrenci sırasında üzerimde olan, pardon ensemde olan, bir kız çocuğuydum. Neyse bizim enişte bakıyorum şevkle bir sayıdan birini çıkarıyor, öteki ile çarpıyor sonuçları resmen kitabın arkasındaki sonuçlarla aynı buluyor falan. Tatlı tatlı soru çözüyor, enişte de tatlı, ilgimi çekti günden güne. Canim eniştem, zaten öğretmendi, fakat benim de öğretmenlerim vardı, ama benim o yaza kadar ya kulaklarım tıkalıydı, ya da gözlerim kördü. Benim gözler kulaklar bir açıldı, anaa e ne kadar kolaymış bu problemler!!! Sanırım ne gözlerim problemliydi ne de kulaklarım, benim kalp kulakçığım tıkalıymış oysa. Eniştem oradaki pıhtıyı bir aldı, benim zihin akmaya başladı. O yazdan sonradır, benim okulda başarılı olmaya başlamamam. İlkokul 4 ve 5 yine aynı kasıntı öğretmen ile ortalama düzeyde sonlanırken, Orta 1 de baslar sınavlardan 90’nın altında puan almamam ve annemle babamın şoka girmesi 🙂

Canım eniştem, sana bundan birkaç ay önce teşekkür etmiştim, iyi ki de etmişim. Bir de buradan etmem gerek. Sen benim belki bir ay hayatıma dokundun, fakat o dokunuş bir ömürlük oldu, ve benim bir kadın olarak kendi ayaklarım üzerinde durmamı sağladın… Allah senden razı olsun, huzur içinde uyu benim tatlı eniştem.

Canım öğretmenim benim…

Sevgiler,

Mutfaktan Öyküler

Mutfaktan Öyküler

Sevmek ve Anlaşamamak

Pek alakasız duruyor değil mi? Yoksa ben mi bunca zamandır kendi kafamda bir takım dogma düşüncelerle geziniyorum. Tamam daha anlaşılır olmak için biraz başa sarıyorum.

Bana göre sevgi dünyadaki herşeyin ilaci. Eğer bir yerde sevgi var ise her zorluk aşılır. Sevgisiz bir yerde ise bırak insanı bitki bile yaşayamaz, ya da tersi, sevgi, bırak insanı, bir bitkiyi bile serpiltebilir. Dolayısı le insan eğer seviyor ise her türlü zorluğun üstesinden gelebilir.

Misal, bir insan Fizik biliminden hoşlanıyorsa, sabahtan akşama dalga boylarını analiz etmek ona müthiş haz verebilir. Ama kelimeleri seviyorsa dört mısralık bir şiir gününü aydınlatabilir. Sevdiğiniz ve uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınızla buluştuğunuzda saatler dakikalar kadar kısa sürede akabilir. Peki ya tersi…

Sevmediğiniz bir derste iken, saate her bakışınız arasında yalnızca iki dakika geçmiş olduğunu görebilirsiniz. Yani insan sevdiğinde herşey kolaylaşır, hızlanır, çözümlenir, çözümlenmese de yaşattığı pozitif duygular size yeterlidir, ayrıntılara takılmazsınız.

Yani sevgi her zorluğun üstesinden gelebilir, mi? Acaba sevgimiz ile aşamayacağımız, çözemeyeceğimiz durumlar da var mıdır hayatta?

Sanırım var. Çok sevdiğim iki insan var, sevdiğimden eminim çünkü içimi ısıtan halleri anılarımda. O anılarımı hatırlayınca, ya da onların gülen, seven yüzlerini hatırladığımda içim huzurla doluyor. Ama sonra karabasanlar basıyor. Anlaşılamamak ve anlayamamak…

Neden bu kadar zor anlaşmak? Hele çok sevince neden daha da zor. Sanki bu çok severek evlenen, ama sonrasında birbirinin sesini bile duymak istemeyen sevgililerin, eski eşlerin ilişkisine benziyor. Birbirinin gözünün içine bakan, saçının teline kıyamayan o sevgililer, birden birbirine tahammülleri sıfırlanan, ve anlaşılmadığını düşünen yabancılara dönüşüyorlar.

Öte yandan, ülkemiz, görücü usulu ile evlenen çiftlerle dolu. Bu insanlar birbirlerini severek evlenen insanlar değil, ailelerinin birbirlerine uygun bulması ile evlenen insanlar. Tamam arada belki sevda yok, ama nefret de yok elbet. Bu çiftlerin çoğu da o ya da bu şekilde evliliklerini ilelebet sürdürebilmiş insanlar. Oysa çağımızda çiftler birbirini tanıyıp severek evlenip, sonrasında neredeyse birbirini görmek istemeyecek hala gelebiliyorlar.

Sanki benim durumumda buna benziyor. Bir şekilde birtakım kırgınlıklar, anlaşmazlıklar, birbirini seven insanlari cok daha fazla dağlıyor, ve ortaya ciddi bir anlaşılamama, anlaşamama durumu çıkarıyor. Acaba bu durumda, birbirini gerçekten çok seven insanlarında, anlaşamayabileceğini kabul etsek, ve bunun normal olduğunu kabul etsek, durum daha mı kolay yönetilebilir hale gelir.

Cunku bu “Sen beni anlamıyorsun?” hali cidden çözümlenmesi cok zor bir hal. Belki birbirimizi çok iyi anlayabiliyorken, aynı yol üzerinde yürürken, belki benim yolum daha bir çukurlu çamurlu hal aldı, ve senin tarafın aynı düzlükte devam etti. Ve belki ben o çukurlara dikkatimi verirken, senden farklılaştım, ve değiştim. Ve nihayet yolumuz tekrar aynı şekle büründüğünde, benim hızım seninki ile aynı değildi, ya da ben hoplaya zıplaya yürümeyi huy edindim. Evet hala bende senin yerin, aynı sevgide, ama dilimiz, fikrimiz, zihnimiz aynı şekilde değil. Ne yani, artık biz birbirimizi sevmiyor muyuz?

Anlamak, anlaşmak, anlaşılmayı bir tarafa bırakıp, sadece sevgide kalsak? Pek bir insan olmaz mıyız?

Nihayetinde etten kemikten, bir de sevgiden degil miyiz?

Mutfaktan Öyküler

Öğretiler

Benim iki annem var. Tabii ki biri biyolojik, diğeri de öteki. İnsan şu hayatta en çok annesinden öğreniyor sanki, ya da anne gibi olan kimse, ondan. Ya da kadın en çok kadından öğreniyor, su rol model olma durumları. İkisinden de çok şey öğrendim, ama ikisinden de farklı farklı şeyler. Şefkatin tonları bile farklı oldu. Birisinden azimi, hırsı, kendi ayaklarının üzerinde durabilmenin, nefes almak gibi olduğunu öğrendim. İsyanı vardı kendi hayatını ilmek ilmek örme fırsatının, ancak babaevinden, bir adam ile evlenerek avuçlarına bırakılmasına, henüz on yedi yaşında. Acılarını hiç unutmamak için gözlerinin hemen altında saklardı, maalesef gözlerine her bakışımda hep görürdüm acıları, ve üzülürdüm onları koyvermemesine, bilirdim ki koyuverse, hayat deyip geçiverse, apaydınlık olacaktı yüreği. Ötekinden ise kabul edişi, hayatın getirdiklerini her haliyle kucaklamayı, elbet bir gün güneş doğacak demeyi, hatıralarından güzel olanları kederli olanlardan itinayla eleyip, sadece onlara beyninde yer vermeyi öğrendim, ve böylece ne güzeldi hayat diyebilmeyi. Birisinden durmak bilmeden çabalamayı, daha iyiye varabilmek için maalesef anda olamamayı öğrendim. Ötekinden ise hep şefkatte kaldıkça, aslında nasıl de her şeyin daha da iyi olduğunu öğrendim. Birisinden hep geleceği düşünmeyi, planlamayı, hedefler edinmenin önemini, ve peki ya sonra ne olacak diye sormayı öğrendim. Diğerinden anda kalmayı, anın tadına varmayı, ağır ağır ama tüm yanlarıyla hayatı yaşamayı öğrendim. Birisinden öfke krizini öğrendim, hep elinin altında bulunan acıları, yüreğini ağzına kadar doldurduğu için, yeni fakat geçici problemler öfke krizlerine dönüşüyordu, her an tetikte bizi bekleyen. Ötekinin ise sessiz bekleyişini, belki ağlayışını gördüm problemler karşısında, hangi problem geçici değildi ki, sağlıktan başka belki. Her ikisinden de sonsuz şefkati öğrendim, ama birisinden herkese, herşeye karşı, diğerinden önce Can sonra Canan’a karşı. Birisinin şefkati gösterilmesi zor olandı, diğerininki her sözünden hareketinden akandı. Birisinden kahve sevdasını, ötekinden çay sevdasını öğrendim.

Ama her ikisinden de öğrendiğim, bence içimizi çocukken acıtmaya başlayan, toplum olarak neden kenetlenemeyen bir yanımız olduğunu da anlatan bir öğreti var, ailenden başkasına güvenme! İste bu da bana göre bizim toplumumuzun yüreğini yakan ateşin ta kendisidir.

Hep kuşku ile bakmayı öğretir insanlara önce, sonrasında hayatın bonkörlüğüne, mucizevi oluşuna tamamen körleştirir ve hatta dönüp dolaşıp kendine bile kuşku ile bakmana sebep olur, bence öylesine sinsi ve ruh emici bir öğretidir bu. Çünkü hayat insandan oluşur, ve en nihayetinde kendi ailemiz ile bir köy şehir kuramayacağımıza göre, düşman içimizdedir demek olur bu. Yahu daha minicikken ruhlarımız beslenir öteki zihniyeti ile. Oysa her birimiz bir diğerimizin dostu da olabiliriz gayet tabii. Ki işin ilgincidir ki pek çok kişinin en iyi dostu ailesinin dışındandır. Sonra ailevi anlaşmazlıklar da en büyük utanç oluverir. Oysa ne dost ne düşman vardır şu hayatta, kişi ya kendinin dostudur ya da düşmanıdır. Hayat güzellikler ve güzel insanlarla da doludur, ve güzel düşünene eli çok açıktır.

 

 

Mutfaktan Öyküler

Kadın ve Yeterlilik

Geçenlerde okuduğum bir köşe yazısı, bende bir kadın olarak bir dönüşüm başlattı.

Yazı Hürriyet’te köşesi olan sayın Özgür Bolat’a ait. 12 Ekim 2017 tarihli Özgüven, başarı ve mutluluk getirir mi?, adlı yazının linkini de burada bulabilirsiniz.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ozgur-bolat/ozguven-basari-ve-mutluluk-getirir-mi-40607690

Günümüzde ebeveyn olan her insanın en çok anlamaya ve doğru yapmaya çalıştığı şey özgüvenli çocuklar yetiştirmek sanki. Çünkü kabul edelim, eğitime erişimimiz kendisinden önceki nesle göre daha kolay, internet çağını başında yakalayan nesil olması dolayısıyla bilgiye erişimi sınırsız olan bu yeni ebeveyn nesli, çoğunlukla bir özgüven problemi ile karşı karşıya. Ama bu problem, kadınlarda erkeklere nazaran daha fazla diye düşünüyorum.. O nedenledir ki babalardan ziyade anneler, çocuğunu iyi yetiştirme kaygısı içerisinde bir gelişim kitabını bitirip bir diğerine geçiyor, sosyal medyada da psikolog, pedagog, sosyolog takibi peşinde koşturuyor.

Yazı, o nedenle biz ebeveynler için en önemli kriter olan özgüven meselesini açıklamaya çalışıyor. Bunun için en anlaşılır tanımı da veriyor, Özdeğer: Ben, ben olduğum için değerliyim duygusu. Fakat, sonrasında ekliyor, bir diğer unsur daha olduğunu. İşte benim için, bence kadınlar için, en can alıcı noktası burası: Yeterlilik: Hayatta yaşadığım sorunları çözebilirim inancı, ve bir alanda yeterlilik.

Sonra bir çalışmanın sonuçlarını açıklıyor yazar, ve diyor ki: Özdeğerin başarı ile ilişkisi %25, yeterliliğin ise %49. Yani aslında insan kendisini olduğu gibi beğenmeyip, kabul etmese de başarılı olabiliyor.

Bu bulgular her neslin kadını için paha biçilemez bence. Neden mi? Kadının içerisinde kendini yiyip bitiren yetersizlik hissini öyle güzel açıklıyor ki. Söyler misiniz hangimiz kendimizi hangi alanda yeterli hissediyoruz? Anneliğimiz? Kadınlığımız? Güzelliğimiz? Profesyonel hayat performansımız? Abla, kardeş, hala, teyze olmak konusunda yeterli miyiz? Kendimizi yeterince kültürlü buluyor muyuz? Arkadaşlarımız ile ilişkimiz? Güzel yemek yapıyor muyuz? Peki ya evimiz yeterince güzel ve temiz mi?

Kadından beklentiler o kadar yüksek ki, kendimizi hep yetersiz hissediyoruz. Aslında özgüvensiziz dediğimde, özgüvenin iki bacağından biri bizi en çok al aşağı eden. Kendimizi olduğumuz gibi kabul etme kısmını bir şekilde ama 25’imizde ama 30’ uzumuzda ya da 40’ımızda hallediyoruz da, şu yetersizlik hissi hep peşimizde. Hele ki anne olduktan sonra yukarıda saydığım liste hem uzuyor hem de derinleşiyor.

Neticede de onca iş halleden biz kadınlar, tabii ki yönetici kademelerde yer almakta zorlanıyoruz, ve de istatistiki olarak başarısız addediliyoruz.

Gelelim bu işin altından nasıl kalkacağımıza. Öncelikle kadınlığımızı kabul edip, bir konuda yeterli olma hissinin, bizde daha farklı gelişmesi gerektiğini düşünüyorum. Yani, bütün sorumluluklarım arasında, başarılı olmak istediğim alan hangisi ise, o alanda kendimi yeterli hissetmek adına kendimi geliştirmeliyim. Örneğin sizin için, kendinizi başarılı hissetmek istediğiniz alan,  anneliğiniz ise, mevcut şartlarınızda iş yaşamında üst düzey yönetici olamamak sizin için sorun olmamalı. Ya da, iş hayatınızda üst düzey yönetici olmak, ya da çok iyi para kazanmak ise kendinizi başarılı görmek istediğiniz alan, çocuklarınızın okul gösterisinde sizin değil de, eşinizin ya da kardeşinizin olması sizi yaralamamalı. Yani tercihlerinizi kabul etmeli, ve o yolda elinizden geleni yapmalı, yapamadığınız işler, olamadığınız kişiler nedeni ile kendinizi hırpalamayı kesinlikle bırakmalısınız.

Böyle düşününce, o sürekli yaşadığınız “x” işini başarıp, “y” işine yetişemediğiniz anda, bunun normal bir sonuç olduğunu kabul edebileceksiniz, ve yazıda da bahsedildiği gibi kendinizi hedeflediğiniz alanda başarılı bulabileceksiniz diye düşünüyorum.

Başarı nedir? Başarılı olmak önemli midir? Başarı mutluluk getirir mi? Başarısızlık mutsuzluk getirir mi? Bunlar hep kadının kendi iç dünyasında kendisi için cevaplaması gereken sorulardır. Zaten bunların akabinde kendini gerçekleştirmeye fırsat bulacaktır. Önemli olan yetersizlik hissinin sizi gerek başarılı hissetmek gerekse mutlu hissetmek anlamında, al aşağı etmesinin önüne geçmek gerek diye düşünüyorum.

Ve biz kadınlar bunu başarabiliriz diye düşünüyorum.

Sevgiler,

Mutfaktan Öyküler

Mutfaktan Öyküler

İkinci El Eşya Deyip Geçme

Hiçbir zaman iyi bir tüketici olmadım. Ailem içinde de adım bazen Varyemez ile bir anılır. Bu durum ile barışığım, hatta yaşım ilerledikçe bu konuda daha da bir uzmanlaşıyorum. Ama iyi bir tüketici olmama nedenlerimi izin verirseniz şöyle bir sıralayayım.

Öncelikle, abur cuburu, işlenmiş yiyecekleri pek sevmem, arada kesinlikle canım ister yerim, ama bu ayda bir ya da iki ayda bir olur. Mesela Kola hayatımda gerçekten olmayan bir içecek, diğer gazlı içecekler de. McDonalds, Burger King deseniz yine öyle. Bir de cidden ev yemeğini çok severim, iki gün yemesem içim bozulmuş gibi hissederim, o nedenle de dışarıda yemek yeme alışkanlığım da mecbur kalmadıkça yoktur. Buradan zaten puan kaybetmeye başlıyorum tüketici olarak.

Diğer bir sebep, giyim kuşam. O konuda da resmen doğduğum günden beri süregelen, ailemin tekstilcilik geçmişi, ta bu yaşıma kadar beni baştan aşağı giydirmiştir. Para verip almak zorunda kaldığım şeyler ayakkabı, palto, takım elbise gibi ürünler olmuştur. Dolayısı ile bu harcama kalemlerinin de hesapta olmayışı, yine iyi bir tüketici olma şansımı elimden almış oluyor.

Gelelim ev, dekorasyon kalemlerine. Çocukluğumda en sevdiğim teyzelerim, evleri cici bici biblolarla süslü olup, aynı zamanda da evlerinin her yeri tertemiz çiçek gibi olan kadınlardı. Kendi evim onların evinin kıyısından geçmez. Benim için evin temizliği kolay olacak, o nedenle her yer biblo ya da halı ya da cici bici sehpalarla falan dolu olamaz. Koltuklar temizliği kolay kumaştan olacak, ve de ev biraz cidden boş olacak ki, içinde rahat rahat gezineyim, dans edeyim, spor yapayım. Dolayısı ile, bu kalemleri de sildik tüketicinin defterinden.

Ama bence insanın evlendikten sonra, evlilik hazırlıklarını da katıyorum en ciddi harcama kalemi, çocuk. Çocuk her ebeveynin en hassas noktası. Kimisi kıyafeti konusunda hassas, kimisi oynadığı oyuncaklar, kimisi yediği yiyecekler konusunda çok hassas, kimisi yaşadığı ev, mahalle ortamı, kimisi okulu konusunda, kimisi ise tatilleri konusunda, kimisi psikolojik, kimisi bedensel gelişimi konusunda. Ama öyle ciddi bir tüketim toplumuna dönüştürülme çabası ile karşı karşıyayız ki, gün geçmiyor ki iyi bir çocuk yetiştirebilmek için gereklilikler listesine bir yeni harcama kalemi eklenmesin.

Bence en büyük sınavımı bu tüketim kaleminde verecektim. Sınav siz hamile olduğunu öğrenir öğrenmez başlıyor. Nasıl besleneceksiniz, normal manav, market ürünleri ile mi? Organik ürünler ile mi?, Hangi doktor ve hastaneye gitmelisiniz?, Devlet yeterli mi, Özel hastaneye gitsek daha mi iyi olur? Özellerden hangisi daha iyi, hangisi bütçemizi sarsmaz?, Bebeğinize hangi müziği dinletmelisiniz?, Vücudunuz ve doğumunuz için hangi yoga kursunu gitmelisiniz? , Anneliği hangi kitap en iyi anlatıyor?, Bebek nasıl uyur, ne yer ne içer, kaç türlü yöntem var’dan başlarsınız, Çocuk odası nasıl olmalı?, Hastane çantasında neler olmalı?’da doğuma bir kala belki bitirebileceğiniz, bir araştırma, öğrenme ve pek tabii ki harcama listesi vardır.

Şunu gördüm ki, çocuk sahip olma sürecinde her kadın hamile kalıyor, emziriyor, yediriyor, içiriyor, giydiriyor, oyuncaklar alıyor falan derken, aslında hepimiz üç aşağı beş yukarı aynı süreçleri, benzer malzemelerle, ve de cidden kısa süreler içinde yaşıyoruz, ve yolumuza aynı hızla devam ediyoruz. Kendimden örnek vereyim, kızım 20 adet yeni doğan tulumunun her birini toplamda 20 kez ancak giymiştir, yepyeni iken hoop başka bebek de giyiverdi. İlk ayakkabısını dönem olarak 3 ay giydi, ama toplasan günde en fazla 2 saat ay yürüyüşü stili ile tabanı yere basmıştır, herhalde yine toplasan bir yetişkinin ayakkabısını 1 ay giyip kenara koymasına benzer. Sterilizatörümüzü 2 sene kullandık sayılır, ayol adı üstünde pis kalması mümkün olmayan bir makine, ve içine sudan başka bir şey girmiyor. Bütün biberon parçalarını haftada bir, bir güzel yıkıyordum, duruluyordum, sonra sterilizatörün içine sıcak su koyup buharında sterilize edip parçaları geri alıyordum. Makine zaten temizleme makinesi, çiçek gibi duruyordu işimiz bittiğinde.

Ben bu duruma takip ettiğim bloglardan birinde Tutumluanne.com sitesinden bahsedilirken uyandım. Varyemez bu ayrıntıyı kaçırır mıydı? Başladım incelemeye sağı solu. Önce kızıma bebek arabası bakacak oldum, baktım kullanılmışlar dörtte biri fiyatına, ne kaybederim 1 yıl idare etse, hem de neye ihtiyaç varmış onu anlatsa bana (çünkü o kadar çok çeşit araba var ki!) işimi görürdü. Aldığım araba 3 yıl kullanılmıştı, ben 2,5 yıl daha kullandım üstüne, hala kullanmaya da devam ediyorum. Kızım yüzüstü durup kafasını kaldırmaya başladı, baktım yer jimnastik oyuncakları var, hem ağzı gözü, temiz yere değiyor, yorulup kendini bırakınca, kafayı kaldırınca da sevimli resimler hayvanlar, ayna gibi bilumum şeyler görüyor. Gittim mağazadan beğendim, eve geldim, internetten ikinci ellerine baktım üçte biri fiyatına, e dedim emekleyince zaten bakmaz yüzüne, aldım gitti ikinci elini, kızım 6 ay da onunla oynadı, halen taş gibiydi başkasına hediye ettim, üçüncü bebeği de eyledi. İlk adim ayakkabısı, ikinci ayakkabısı, kışlk botu, hepsini ikinci el aldım.

Ben bu durumdan hiç gocunmuyorum, aksine kendimle cidden gurur duyuyorum. Çünkü çok iyi bir değerlendirici olduğumu, doğaya da çok çok iyi katkıda bulunduğumu düşünüyorum. Elbette ki herşeyi ikinci el almayı içinize sindiremeyebilirsiniz, ama hasar görmemiş kullanılmış bir oyuncak ile sizin çocugunuzun da oynamasının ne sakıncası olabilir ki. Ya da yeni yeni yürüyen bebelerin giydiği ayakkabı ne kadar eskiyebilir, taban formu ne derece bozulabilir. Kıyafet deseniz yine öyle.

Ben böyle her yeni oluşan kalemin ikinci elini araştıra dururken Türkiye’den, Almanya’ya gelince tabii sudan çıkmış balık oldum. İnternette site arıyorum, ebay’de ikinci el sayfaları var ama çok derinlikli değil gibi, falan derken, arkadaşımız öyle bir şeyden bahsetti ki bir kez daha anladım bu bendeki neyin kafası. Meğerse burada her anaokulunun ikinci el eşya satma günleri oluyormuş. Hemen gazeteden o haftasonu olanını bulduk ve ailecek gittik. Benim için cennetti. Oyuncaklar, kendi orijinal kutularında, varsa eksiği üstünde yazılı ve orijinalin onda biri, ya da beşte biri fiyatına. Kıyafetler beden beden dizilmiş, yikanmis, ütülenmis. Bisikletler, kasklar, yürüteçler, kitaplar, aklınıza ne gelirse. Bu eşyaları satan tezgahlarda çocukların kendileri de var, çocuk kendi oyuncağını satıyor. Akabinde iki üç ayrı pazara daha gittim, hepsi benzer şekildeydi.

Çocuklarda ikinci el eşya kullanımı benim açımdan öyle incelikli bir konu ki, ben bu pazarlardan çok etkilendim. Çünkü o kadar önemli değerler barındırıyor ki içinde. Geri dönüşüm, eşyayı kıymetini bilerek kullanmak (çünkü o da bir ağaçtı, bir emekti, ve doğanın tüketiminden oluşuyordu), ve çocuğunu da isin içine katarak ona da türlü türlü mesajlar veriyorsun. ‘Bak sen bu oyuncak ile artık oynamıyorsun, bunu satalım, senin şu anda ihtiyacın olan diğer oyuncağı, kitabi, spor aletini alalım’, ya da ‘Bak eşyalarını güzel temiz kullanır isen, onları satıp değerlendirip, başka bir şey alabilmen mümkün’ gibi.

Bir eşyayı ne kadar çok kullanır isek, doğayı da o kadar az yıpratırız. Dünyamızı daha sürdürebilir kılarız, ve çocuklarımıza çok daha kaynağı bol bir dünya bırakabiliriz, çünkü; Hey, bu dünyada kaynaklar sınırlı!

İkinci el eşya kullanımına çok önem veriyorum, tıpkı dünyanın en büyük ekonomilerinden olan bu Alman halkının yaptığı gibi. Bu insanların alım gücü bizden çok daha yüksek ama biz geleceğimizi düşünmeden rahatça harcarken paramızı ve kaynaklarımızı, onlar mukavvadan bir yapbozu bile geri dönüştürmenin derdinde, yine yeniden bir çocuğun daha oynamasını sağlayarak.

Hepimizin çocuğu çok kıymetli, ama bu kıymet ona aldığımız en kaliteli ayakkabıdan, pırıl pırıl kutusundan yeni çıkmış oyuncaktan ileri gelmemeli bence. Onlara kaynaklara daha zengin daha temiz bir dünya nasıl bırakabiliriz düşünceliliğinden gelmeli diye düşünüyorum. İşte ikinci el eşya kullanımı bence bu derece de derin bir konu.

Mutfaktan Öyküler

Dev Heykelcik

Salonumuzda bir heykelimiz var. Ay siz simdi beni zengin, koleksiyoner falan sanacaksınız. Yok yok, bu heykel bir biblo heykelcik. Beni benden alan bu heykeli ilk gördüğümde mağazada yanından ayrılamaz olmuştum, resmen heykelden kalbime, beynime duygularım, düşüncelerim akıyordu. O sıralar kızım altı aylıktı, ve ben üç aydır işime gidip geliyordum, ama canım müdürüm sayesinde, öğlenleri eve gidebiliyor, akşamları da erkenden evimde olabiliyordum. Zaten kuzum da günde üç kez uyuduğundan çoğu vakti uykuda geçiyordu.

O gün, bizi sevinç içinde bırakarak, davetimizi geri çevirmeyip, haftasonu bizi evimizde ziyarete gelecek Can’ım Öğretmenim için hediyelik hatıra aramaya çıkmıştım. O kadar mutluyduk ki eşimle, kaç yaşındaki resmen asilzade soyundan gelen Öğretmenimiz kızımızla beraber vakit geçirmek için evimize geliyordu, çünkü biz kızımızla dışarıda en fazla 2 saat zaman geçirebiliyorduk, bu şekilde en az 4-5 saat beraber olabilecektik. İşte içim içime sığmayarak içimi ısıtacak o hediyeyi ararken karşıma çıktı bu heykel.

Bana anneliğimi anlatıyordu.Neyden yapıldığını hala anlayamadığım, koyu kahve bir çamurdan gibi, çıplak, popusunun üstünde dizlerini kırmış bir şekilde oturan, bebeğini sırtından tutmuş, kendine çekmiş bu kadın, bebeğini alnından öpüyordu. O kadar ki, bebeğin annesinin kollarındaki duruşu, ayni kızımın benim kollarımda duruşu gibiydi, sıfır dirençle, duyulan sonsuz huzur ve güvenle annesine doğru uzatıyordu henüz tutmaya başladığı başını. Bana anneliğimi anlatıyordu, kızıma duyduğum aşkı anlatıyordu.

Dayanamadım, resmini çektim, ve eşime gönderdim. O güne kadar evime biblo olarak aldığım tek şey, yine alakasız bir durumda olmuştu. Evlilik hazırlıkları yapmaya çalıştığımız o yaz, annem ile bir pazara gitmiştik, mutfak için güzel ve hesaplı, ıvır zıvır alacaktık. O pazardan aldığım iki şey oldu: biri çaydanlık, diğeri de bir deve. Evet, evime minik bir deve biblosu almışlığım var, neden deve, çünkü ben hayatımda gözleri böyle güzel bakan, tüyleri, ayakları, herşeyi ile bu kadar sahici olabilen bir hayvan figürü görmemiştim. Almanya’ya gelirken çaydanlığımı almak aklımın ucundan bile geçmedi, ama pek tabii ki devemi attım kolilerden birinin içine. Kocam koliden devenin çıktığını görünce bana inanamadı.

Esimden gelen cevap hazırda bekleyen gözyaşılarımı akıttı, söyle diyordu “Satın al aşkım”, ama bir biblo benim para verip alacağım belki son şeydi, hem de bana göre ciddi bir para. Hiç şaşırmamıştı, ve durumu hemen anlamıştı. Hemen yazdım, “Ama 95 lira.”, cevap aynıydı, “Al canım benim”. Biblonun yanından ayrılamıyordum, Nasıl da duygulanmıştım, beni resmen ele geçirmişti, orada öylece kıpırtısız duran kahverengi bu figür. Bu kadar nasıl da evrenseldi duygularımız!

Yaklaşık bir sene sonra, eve her zamanki gibi anahtarımla girdim, ve bizim kızları her zamanki gibi salondaki masanın üzerinde, kitaplarla ve oyuncaklarla karışık yığının arasında buldum. Ama ikisi de bir değişik bakıyor bana. Kızım burada 1,5 yaşında olur. Kızım tam şey yaparken, şey olmuştu, ve biblo düşmüştü. Ee dedim, nerede? Baktım kafası kopuk, sırtı çatlak ve kırık, büfenin üstünde yatıyor benim güzelim. Off ki ne off!

Kıyamadım, mümkün değil atamazdım, kafası yapışırdı belki ama ya ağız kısmındaki ve sırtındaki yarıklar. Parçalarını topladım koydum büfenin içine, aklimin bir yanını da yanına bıraktım.

Altı ay sonrasında bizim Almanya işi resmiyet kazandı, eşim önden gitti, evi barkı ayarlamak için. O dönemde de eşimin annesi geldi, kızım ile bana eşlik etmeye. Yine kafam bir dünya, hem iş, hem ev, hem de göç durumlarını toparlamaya çalıştığımız bir donem. Eve koli taşıyorum, bir kısım eşyamızı da kolileyebilirsek en azından, yeni hayatımıza belki bir parça daha çabuk alışırız ve yalnız hissetmeyiz kendimizi diye uğraşıyorum. Salona girdim kızların yanına, aman tanrım, benim biblom! Canım annem, onu bulmuş büfenin içinde, anlamış durumu, gitmiş yapıştırıcı almış, gelmiş, tamir etmiş! Ah canımm, eğer o tamir etmeseydi, ben onu, taşınma arefesinde her parçası bir yerde bulacaktım, o iş güç arasında tamir de edemeyecektim ve tarihimizden kırılarak çıkacaktı. O kadar mutluyum ki, simdi Almanya’daki evimde, salonumun penceresinin önünde, evet sırtı, ağzı hala çatlak ama duygularımda tastamam, yekpare orada duruyor canımın içi biblom.

Mutfaktan Öyküler

Almanya’ya Göç

Düşünüyorum da, dünya kadar okudum, çeşit çeşit sınavlara girdim, birçok Türkiye genci gibi. Birçoğunun üstesinden geldim, “başarılı” oldum. Motivasyonum şuydu; bu sınavdan sonra bitecek. Evet, o sınav bitiyordu, fakat hemen ardına bir yenisi ekleniyordu. Nasıl bir sistemin içindeydik ki, sınavlar, mülakatlar bir türlü bitemiyordu. Neyse bir sure gercekten inandim, bir isi basardiktan sonrasinda rahatlayacağıma.

Derken otuz yaşıma geldim. Yani bir kadın için bebek sahibi olmak için çanların çalmaya başladığı an. Pek tabii ki bu bebek isinde, riske girmek olmazdı. İsimi gücümü, ailemi de hale yola koymuştum, artık zamanı gelmişti. Hem belli mi olur, belki ikinci bebeği de isterdik, o nedenle geç kalmasam daha iyiydi.

Çok şükür, gerçekten su yaşıma kadar yaşadığım, sevdiğim insanla olan ilişkim dışında, en insani uçurucu eylemmiş hayatta anne ve baba olmak. Aman Allah’im, o nasıl duygular, o nasıl bir güç, o nasıl bir kendini unutma durumudur, ki bizim gibi Batili eğitim almış insanlar için kendini düşünmemek çok zor bir olgudur, yoksa nasıl sınıf birincisi, ÖSS 10. su falan olasın. Memlekette, dünyada, ailende olan bitene az ucundan tanıklık et, ama sen hep kendi isine bak mottosu ile yaşadık biz bir kısım insan.

Dolayısı ile daha hamilelikte basmaya başladı bana sistem. Aslında beş yıl öncesinde de basmıştı. Türkiye’nin önde gelen kurumlarından birinde, facia bir yöneticiye denk gelmiştim. Kadın, ben neyse, kırk elli yaşındaki adamları günaşırı ciyak ciyak azarlıyordu. İnanın o zamanki gözlemlerimi yazsam, Gülse Birsel’e müthiş dizi malzemesi olur. Oturur aksam yemeklerinden sonra çekirdek çitleyerek izleriz. Fakat beni hayatimi gözden geçirme noktasına getirmiştir bu tecrübe. Istıfamın ardından bir ay evde oturup, ardından yahu ben su an sıfır lira kazanıyorum, millet korkak korkak bilmem ne kadar para kazanmaya devam ediyor diye kendimi tekrar ayağa kaldırmış, ve yola bahtıma açılan muhteşem bir yolda, benim için hep çok özel kalacak bir kurum da devam etmiştim.< Ama dediğim gibi bu dünya sistemi, ülkemin günden güne kararan gündemi, ve yanıbaşımızda ve coğrafi komşularımızda verilen yasam mücadeleleri beni günden güne yıpratmaya devam etti. İşim de dünyanın heryerinde olan biten uç gelişmeleri yakinen takip etmeyi gerektirdiğinden, kendimi hiç bir şeyden soyutlayamıyordum. Nitekim anne olduktan sonra durum daha da çetrefilli bir hal aldı. Bir yanda bebeğimin büyüdükçe değişen algılarını fark etmek, ama is, ev, üçgeninde tam anlamıyla ona yetememe hissi. Öte yandan özel okul fiyatlarını duyup, başvuruların nasıl olduğunu, minnak çocukların bile mülakatlara maruz kaldığını ve herşeye rağmen, alınan eğitimin çocuğu belli bir noktaya taşıyamadığı gibi türlü türlü hikayeler. Devlet okuluna gönderme fikrini bile arkadaşlarınla konuşamamak, çünkü orada neler dönüyor kim bilir! Yahu hem tüm gün çalış para kazan, hem de o para bir, belki iki çocuğun eğitimini ancak karşılasın, ama sakın ha standardını kaybetme. Standardını kaybetmemek için de ister karakterinden, ister sağlığından, isterse de ilişkilerinden ödün ver, ama sakin ha standardından ödün verme. İşte bu nokta benim için korkunçtu. Yahu ne yapıyoruz? Rahatlamak bu olmasa gerekti, onca verilen sınavdan, geçilen mülakattan sonra. Simdi bir karar vermek zorundaydık. Ya bu sistemi kabul edecek, kendi sosyal çevremiz ile yetinip, hayatımıza bu tutturduğumuz ritim ile devam edecek, ve şikayeti bir yana bırakacaktık. Ya da rotayı çevirip başka sulara yelken açacaktık. Biz bu düşüncelerle dalgalanırken, ki ülkemde yüzlerce insan aynı durumdaydı, oldu mu sana ülkemde ardı ardına patlamalar ve ardı arkası kesilmeyen sosyal ve politik olaylar. Ve en nihayetinde de bir darbe süsü verilmiş/verilmemiş, ne idüğü belirsiz bir olay. Ben olayın ne olduğu ile ilgilenmiyordum, bu ülkede 2016 yılında insanlar hala hastalıktan değil de, hastalıklı beyinler yüzünden ölüyordu. Tıpkı Gezi olaylarında olduğu gibi, tıpkı Soma da olduğu gibi, tıpkı Madımak’da olduğu gibi. Tarihler, yerler, mekanlar, sebepler, tahliller, hepsi değişkendi, ama sabit tek şey vardı, o da piyango ölüm. Artık internette gazete sayfalarına giremeyen, ofiste yanıbaşında duran basılı gazetelerin manşetlerine bakamaz hale gelmiştim. Evet, dünya da değişiyordu. Benim ülkemde bunlar oluyor diye ben yana durayım, dünyanın dört bir yanında hasta beyinler cirit atıyor, uzuvları Avrupa ve Amerika’ya da uzanıyordu pek tabii. Ama burnumun dibinde bitmek bilmeyen olaylar, ve giderek daralan adalet çemberi beni kararımı aldırtmakta daha fazla zorlamadı.. Silkindim, hep aynı çaresizlik çemberinde dönüp durmaktan yoruldum. Pekala, dedim. Birinci dünya savaşı, İkinci dünya savaşı, ve bir yığın savaş varken insanoğlu bir şekilde yaşamış ve yasatmış. O halde, yetti gayri kafamızı bu meselelere yorduğumuz, yürüyün gidiyoruz! Tam bir yıl boyunca, türlü iniş ve çıkışlarla Almanya’ya göç etmek için uğraştık, ve nitekim başardık. Su anda üç aydır Almanya’dayız. Ben onca stresli senenin ardından, şimdi evimde, kızımla başbaşayım ve hayatı türlü türlü beynimde yoğuruyorum. Yazarsam taşların yerli yerine oturacağını düşünüyorum, o nedenle yazmak istedim. Şu yazının içinde gecen daha birçok kavram ile ilgili de yazasım var, en kısa zamanda diyelim.